28 Ağustos 2007 Salı

Gülünün solduğu akşam



Yaz bakalım tarih. 28 Ağustos 2007. Abdullah Gül artık köşkünün gülü. Çünkü 22 Temmuz 2007'de oy kullananların %46,6'sı akp dedi (demiş). Çünkü artık cumhurbaşkanlığında, başbakanlıkta, meclis başkanlığında ve mecliste %46,6 hisse sahibi bu kimseler. Bu hisseleri de vekaleten Tayyip bey yönetecek. Kalan %53,4 ve oy kullanmayanlar, oy verecek niteliklere haiz olmayanlar azınlıkmış. Onların yönetimde söz hakkının olması abesmiş. Çünkü biz demokrasi ne bilmiyormuşuz. Meğer bu demokrasiyi en güzel imam hatipler öğretiyormuş. Cahil kalmışız netekim.

Yaz bakalım tarih. Şeriat için demokrasiyi kullananlara tek çare demokrasi için faşizmi kullananlarmış. Çünkü meydan kaypaklarla faşistlere kalmış. İnsanlar binlerce yıllık uykularından aslında hiç uyanmamış.

Tarih sana diyorum yazsana. Bak yine vukuat var. Dünya kocaman savaşlara hazırlanıyor özenle. Makyajını yaptılar, elbisesini giydirdiler. Parfümü sıkıldı. Taksi gelip alacak birazdan. Çünkü yine paylaşamadılar, yine var olma savaşlarında kirlendikçe kirlendiler. Yine birbirini öldürecekler din ve toprak adına. Tanrı diye birini işaret edecekler, gururdan ve onurdan bahsedicekler umarsızca. Elleri kirli, yüzleri maskeli, suçlayacaklar birbirlerini. Emin ol çok az insan tiksinecek. Dünyanın en vahşi hayvanı olmaktan utacanak bir kez daha.

Tarih söylüyorum yazmıyorsun. Hep başkalarını dinliyorsun. Yoksa sen de mi sıkıldın? Hep aynı hikaye dön dolaş. Doğru doğru haklısın. Ama hiç bir şey değişmeyecekse, bu kadar şey neden yazıldı? Bu kadar insan niye öldü? Beri yandan insanlar hala bu kadar bencil, bu kadar aptal ve bu kadar vahşiyken, neden bir şeyler değişsin ki?

26 Ağustos 2007 Pazar

illüzyon



Bazen görmek istediğimiz gibi görüyoruz hayatı, bazen göstermek istedikleri gibi gösteriyorlar hayatı. Aslında hepimiz biraz illüzyonist, biraz seyirciyiz.
Kanmaya ve kandırılmaya bu kadar meraklı başka bir hayvan cinsi de yok bilindiği üzre. Sanırım canımız çok sıkılıyor.

Edward Norton'un yer aldığı The Illusionist filmi bu sıkıntınıza derman olacak flmlerden gibi.

Filmin en önemli özelliklerinden biri bana kalırsa dönem filmi olmasının tüm zorluklarını gayet güzel aşmış ve gayet estetik görüntüler yakalamış olması. Ayrıca Romantizm, akıl, hayal gücü, azim mevzularından güzel de bir hikaye yakalanmış. Aslında zannedersem orjinali kısa bir hikaye olan film biraz gereğinden fazla uzatılmış ve seyirciye gereksiz yere binlerce açıklama yapılmış olsa da ben şahsen gerçekten keyifle izledim. Bu kadar yetenekli oyuncu zaten kolay kolay bir araya gelmiyor, otur izle, uzatsalar ne olacak?

Pek çok yetenekli oyuncunun bir araya geldiği yine illüzyon mevzusunun etrafında hikayesi şekillenmiş olan bir başka güzel film de The Prestige.



Bu filmde yine bir dönem filmi. Ama şüphesiz The Illusionist'e göre süprizi daha bol bir film.

Filmin en önemli özelliği bana göre illüzyonun sanatla olduğu kadar bilimle de ne denli akraba olduğunu çok güzel vurgulamış olması. Elbet filmde belli bir noktadan sonra olaylar popüler bilim efsanelerine doğru akıverdi ama olsun.

Şimdi müsadenizle sizle biraz spoilerlı konuşacağım. Filmin belli bir noktasında hikayeye Nikola Tesla'nın girmesi açıkçası beni şaşırttı şaşırtmasına da filmden sonra daha bir şaşırdım. Ben film izlemeden önce ne bir eleştri okurum ne de oyuncularına bakarım. Yani filmi alakasız bir insan zırt diye anlatmamışsa veya ana haber bülteninde aniden gözüme sokmazlarsa çok bilgi sahibi olmadan izlerim. E nasıl seçiyorsun izleyeceğin filmi derseniz tamamen iç güdü, tesadüf, zevkimin uyuştuğunu bildiğim insanlardan övgü almış olması, ha bir de bazı yönetmenler efenim. Ne çekse izlemeli diye düşündüklerim. Ancak filmi izleyip beğendiysem araştırırım. Kim kimmiş, kimler ne demiş, neymiş bunun olayı. Oyuncularla filmi izlemeyi tercih etmem arasında hiçbir bağ yok görüldüğü üzre. Vekhasıl Film boyunca "anam bu Tesla'yı oynayan adam ne karizma, herife bak Lee Van Cleef gibi adam be" filan dedim durdum. Zira adam çıka çıka kendisini normalde hiç de öyle bulmadığım sadece bazı şarkılarını sevdiğim bir kimse çıktı. Bakınız sinemanın da bir çeşit illüzyon olduğunu buradan kavramış oldum. Evet durduk yere David Bowie'ye aşık ettiriyorlar insanı.

Ne çeşit bir dünyada yaşıyor olduğumuzu ve kimlerle dans ediyor olduğumuza dikkat etmemizi salık veren bu iki filmi de izlemeli diye düşünüyorum. Her iki film de duygulara ve akla güzel göndermeler yapmış.

İki farklı illüzyon gösterisi her ikisi de. Hangisini daha çok beğendin derseniz ben illüzyon gösterilerini sevmem aslında. Ama sinemayı seviyorum. Her ikisini de biraz dikkatli izlerseniz gösteriyi çözebilirsiniz, gözlerinizi bağlamalarına izin vermeyin yeter ki. Ama muhtemelen bir kaç noktada takılacaksınız. Bilhassa ikincisini yani The Prestige'i biraz daha dikkatli izlemeniz gerekecek. Yönetmeni biraz daha nasıl derler, mavra bir adam.

http://www.imdb.com/title/tt0443543/

http://www.imdb.com/title/tt0482571/

22 Ağustos 2007 Çarşamba

Anne



Frederick Hart-Mother and Child

Pizzayı hiç sevmediği halde sırf çocuğunun canı sıkkın diye, o pizzayı çok seviyor diye, üstelik evde de yemek varken "hadi gel pizza söyleyelim" diyen. Bir de çatal bıçakla yemese pizzayı tam süper olacak.