23 Haziran 2008 Pazartesi

inancı gereği aptal olmak

Bazı insanlar "Çok acaipsin" filan diyor ama bilseler bu maymunlar cehenneminde günler nasıl da geçmiyor.

Bu aralar yapılan her türlü saçmalığın kılıfı hazır. "İnancım gereği". Ulan ne çeşit bir inanç senin gerizekalı olmanı emreder ve sen de aptal olmasan nasıl kabul eder, benimsersin bu buyruğu.

Aptallık gerçekten eğitimle çözümlenebilen bir sorun değil. Aptallık kıt beyin ve ruhsal bozukluklarla besleniyor. Ve evet bir çoban bir profesörden daha zeki olabiliyor.

Bilgi ve birikim ancak onu algılayan, hazmeden, harmanlayan bir zeka ve bu malzemeyi nasıl kullanacağını bilen akılla işe yarar. Ve zeki bir insan canı isterse bunları eliyle itebilir.Ve buna rağmen beş üniversite bitiren, on master yapan üstüne doktora ot bok ne varsa halleden adamdan daha mantıklı düşünebilir. Netekim o kadar eğitimden sonra beyni folloş olur o adamın.

Eğitim aptalları zeki yapmıyor. Sıkıntı burada. Kırmızı ışıkta geçmemeleri gerektiğini bile öğretemiyorsun aslında insanlara. Ancak Pavlov'un köpeği gibi şartlandıracaksın. İşte bu yüzden din simsarları şartlıyor ya bu aptalları, köpek ediyorlar.

Aptallığın, kıt zekanın kaynağı tabii ki genetik, genin de coğrafi etkenlerle şekillendiği gerçek. Kardeşim yeterin artık, bırakın günde 20 somun ekmek yemeği. Biliyorum para yok ama git sebze ye, meyve ye. Meyve pahallı deme meyve lem bu, ağacını dik, çok satın al ki arzı artsın fiyatı düşsün. Elma da pahallı mı be kardeşim.

Birileri sana aptal dedi bi vakit. Yüzde verdi. Hiç düşündün mü "O yüzdede ben de olabilir miyim?" diye. Kabul et ki sen aptalsın ve bunun farkına varmadığın sürece bu çakallar seni dolandıracak ve sen onların önüne domalırken heriflerin götü kalkacak, senin gibi mal olmayan bizlerin de götünü isteyecekler.

Korkarım ki bu insanlar bu heriflerin önüne domala domala zevk almaya başladılar. Ellerine şişe versen götlerine sokacaklar o kıvamdalar. Zaten göt deliğine sinir ağı örenin de muhteşem planları olan ulvi bir yaratıcı olduğu bir gerçek.

Geçenlerde bir hanımkızımız çıktı dedi "Ben Humeyni'yi seviyorum, Atatürk'ü sevmiyorum". Hani dediler cehalet, dediler olmaz nasıl sevmez. Hatta hakkında suç duyurusu yapıldı ve "Atatürk'ü sevmiyorum" dedi diye dediler. İddiayı bilemiyorum ama Atatürk'ü sevmediğinden değil padişahın verdiği yetkiyi kötüye kullanıp kafasına göre laik bir ülke kurduğunu söylediğinden olsa gerek. Netekim Atatürk'e bir çırpıda vatan haini demeye getirdi gibi. Lakin tabi kimi sever, kimden hoşlanır, ne yer ne içer bize ne. Ben dolma fikirlerle konuşan (-ki demek istediğim özgün olsun fikirleri filan değil, bildiğin dolma ve fikirleri niye dolma bilemiyoruz. Yani şartlanma olur, maddi kazanım olur her şey olur) insanlarla konuşacak bir şey bulamıyorum. Yani herkes konuşan bir kitaptan hazetmiyebiliyor. Ne söylesem daha önce duyduğum binlerce saçmalığı yineleyeceği kesin. Önyargılı davranmayalım diyorsun ama sınırlarını kalın kalemlerle çizip kendini çerçeveye hapseden birine önyargılı yaklaşmasan, her şeyden önce o sana kızmalı. O zaten çizilmiş karikatür gibi karşında ve hiç komik değil aslında.

Güzel ülkemde bir de darbe karşıtı bir kamuoyu oluşturulmaya çalışılıyor. Yani demek bekliyorlar bir balyozun yolda olduğunu. Yani yedim bi bok ama bedelini ödemek istemiyorum modu yakalanmış gidiyor. Şimdi tabi solcu cenah da (artık kaç kişiler ve solu ne derece hazmetmişler. Yoksa onlar da dolma kafa mı bilemiyoruz) bu tayfaya destek olmuş ve geçmişte de olduğu gibi yumuşak karınları yüzünden piyon olmuş gidiyor (gelin ettiler sizi be gözüm hiç mi kafan basmıo veya işine gelmio sen de mi pastadan pay alıon)

Darbe olmasın. Tamam. Askerden, polisten, öle veya böle silahlıdan, eli copludan, biber gazı sıkacağından hazetmek elde değil. Yani halkı askerden ve askerlikten soğutmanın suç olmasını da ben sevmiyorum. Üzgünüm. Ve fakat bu adamlarla el ele, kol kola gezinmenin bahanesi bu mudur? Zate geçen gördüm Büyükanıt keyifle pasta filan kesiyor Tayyip ile. Yani yeni komutan gelene kadar rahat!

Ama kusura bakmayın hayat böyle kusursuz olsa hepiniz anarşist olurdunuz zate. Onunüçün devlet bir sistemdir. Devletin iskeletini rejimin açıklarıyla başka bir eksene kaydırmaya kalkarsan onun içindeki dinamiklerden tepki alırsın. Ve çok övündüğün pirince endeksli oy tabanının da yüzdesini daha da yükseltmeden, o taban kemikleşmeden ötersen senin kalemini kırar birileri. Sizler darbe karşıtı yürüyüş yapacağınıza omurgamızı doğrultmamıza izin vermeyen omurgasızlardan hesap soruverin bi zahmet. Devlet böyle olmasın şöle böle olsun diyorsanız da buyurun iki gıdım emek verin, fikir fikirleyin ve hatta devletsiz yaşamak mümkün bunu da şöyle bir gözden geçirin.

Velhasıl inancı gereği aptalca davranışlarda bulunanlar zaten aptaldırlar. Bu aptallardan komünist veya liberal yahut budist, sırılsıklam aşık hatta mormon filan yapabilirsiniz. Bu tamamen bu kadar aptalın yaşadığı bir dünyada üç kuruşluk kurnazlığa ve az biraz hayalgücüne sahip olmanızla alakalı başarı görünümlü fiyaskodur. İkna kabiliyetine dahi sahip olmanız gerekmez. Milyonlarca "hadi beni kandır" diye ünleyen ebleh seni bekliyor.

E peki ben aptal değil miyim? E var tabi biraz. Şartlandırılmışlıkla karışık kafa karışıklığı ve algı bozukluğu yok değil. Misal şirket kimlik kartımı iş yerindeki asansörün düğmesine bastırıp 13. kattaki ofisime ışınlanacağımı filan sanıyorum. Yani herkes kadar hayallerde yaşıyorum bazen. Ama en azından teknolojik gelişmelerle bu yaptığım saçmalık bir öngörü olarak ele alınabilir. Ve aptallıklarımın süresi genellikle 3 ila 5 saniye. Yani her şeye rağmen hala ben parlak gözüm sizlerse maymun.

19 Haziran 2008 Perşembe

3:10 to Yuma


İşin açıkçası ben Russell Crowe'u bir Western filminde göreceğimi dahası kendisiyle aşka düşeceğimi hiç tahmin etmezdim ama kısfmet bu işler.
3:10 to Yuma bir Western filminden edinebileceğiniz maksimum hazzı verebilecek kapasitede bir film.
Yani "Bir Western film izledim hayatım değişti" cümlesinin kurulma ihtimali ne kadar düşükse bu filmin beğenilme ihtimali de o kadar yüksektir gibi.
Filmin en önemli özelliği konusundan çok oyunculuklar. Tabii aynı zamanda yaratılan o kasvetli ama etkileyici ve hatta ne kadar boş ve saçma olsa da ele silah alıp barda kavga çıkarmaya özendiren yapısı. Klasik iyi westernleri izlerken hissedilen klasik duygular bunlar tabi. Ve fakat bu sefer gerek diyaloglarla, gerek insanların verdiği tepkilerle, dönemin sosyal yapısı, insanların sıkıntıları daha net ve etkileyici bir şekilde anlatılmış gibi. Çok iyi hazırlanmış soundtrack de bonus.
Russell Crowe gerçekten etkileyici. Yani etkileyici olsun diye ellerinden geleni yapmışlar bilhassa aksesuar ve giyim konusunda. Ama onu etkileyici kılan asıl şey her şeye bıyık altından gülen, soğukkanlı, alaycı, umarsız, dengesiz gibi gözüken ama kendi içinde tutarlı olan tavırlara sahip Ben Wade'i çok güzel canlandırmış olması.
Diğer bütün oyuncular gibi Christian Bale de son derece başarılı ama rolünün de gereği çok ön plana çıkamamış.
Asıl bombastik karakter ise Charlie Prince. Bilemiyorum insan sabırsızlıkla Ben Foster'ın canlandırdığı efemine cani (ya da kafadan gay hatta) Charlie'nin gözükeceği sahneleri beklemiyor değil.
Filmin genelindeki klişeler ve hatta klasik gelebilecek/beklenen bir finalle sonlanması izlenmesinden alınan hazda bir azalmaya sebep olmuyor.
Ama finalle ilgili şöyle bir şey söyleyeceğim (izlemeyi düşünüyorsanız burayı kesinlikle okumayın) yani bir aşk üçgeninde yer alan 3 erkeğin ikisi ölüyor diye yorumlarsak finali, gay kovboylarla organik bir bağ kurabiliriz bile:p

18 Haziran 2008 Çarşamba

Kendi kendine röportaj


maria: Neden otoröportaj? Bu biraz egomanyaklıkla delilik arası olmuyor mu?
maria: Aslında tam da ortası diyebiliriz. Gönül isterdi ki 500.000 satmış "Ayağında converse" isimli bi albümüm olaydı da beşinci sınıf bi magazin habercisine en son kiminle sevişmediğim konusunda beyanatlar vereydim. Olmadı. Kader.

maria: Kendinizi üç kelimeyle tanımlamanızı isteseydim ne derdiniz?
maria: Nasıl istersiniz böyle bir şeyi? Pardon. İçki, sigara, türk kahvesi.

maria: İnsanlar için pek sağlıklı değilsiniz yani?
maria: Türk kahvesinin sağlıklı olduğu konusunda son derece bilimsel bulgular var.

maria: Peki mesleki anlamda kayda değer bir başarınızın olmadığını göz önünde bulundurursak bu anlamda bir hiç olmasaydınız ne olmak isterdiniz?
maria: Ağır olmadı mı bu biraz? Marangoz olmak isterdim.

maria: İma mı bu? Bana odun mu diyorsunuz? Yontmak mı istiyorsunuz beni?
maria: Her ikimizin de ilk röportajı isterseniz sakinleyelim biraz. Hayır marangozluk çocukluk hayalim. Ağaçtan bisiklet yapma denemelerim filan var. O olsaydı olurdum belki.

maria: Peki. Beğendiğiniz erkek tipi ne mesela. Örnek verebilir misiniz?
maria: Gay'leri beğeniyorum ama kendileri zannımca onlara erkek dememden de, onları beğenmemden de hazetmeyeceklerdir.

maria: Aşkta hayalkırıklığı seziyorum. Gizli bir "vazgeçtim dünyadan" havası var gibi.
maria: Yok yani neşeli, yaratıcı ve iyi yemek yapan erkekler hoşuma gidiyor. Aşkta cinsellik arayamıyorum. İstediğim kriterleri tombili aşçılar ve gay'ler karşılıyor.

maria: Agresif olduğunuz yönünde duyumlar aldık. Bu arayamamadan kaynaklanmasın.
maria: Şimdi ebenize selam söylerken ehm yani tabi o da etken olabilir ama agresiflikten çok duygu durum bozukluğu mu desek yani neye kızacağı neye güleceği belli olmayan bir insanım. Aslında mizacım son derece uysal va hatta otistiğim diyebilirim.

maria: Profesyonel yardım aldınız mı peki?
maria: Ne gibi?

maria: Akıl sağlığınız hususunda yaşadığınız sıkıntılar için.
maria: Şimdi öncelikle ebenize ve ananıza çok güzel laflar hazırladım. Ama bu laflar kendi ebem ve anama da gideceği için susuyorum. Bilgilendiriyim dedim. Şöyle açıklık getireyim mevzuya, bu dünyada yaşayıp da delirmeyen adam zaten olmuş da gelmiş adamdır. Ayrıyeten bu şartlar altında ve toplumun geneline şöyle bir bakaraktan kendimi ortalamanın çok altında bir deli olarak kategorize ediyorum. Profesyonel yardım yapacak kadar diyeyim.

maria: Peki hobileriniz neler? Yani biliyoruz epey boş vaktiniz var. Konserler, turlar, tv programları filan yok...
maria: Gülben Ergen'le röportaj yapmak istiyordunuz da beni verdiler gibi bi havanız var.

maria: Gülben Hanım sizden daha eğlenceli olabilirdi.
maria: Kısmet bu işler. Şimdi çok hobim olabiliyor ama hobi edinmek asli hobim olduğu için o hobiler yalan oluyor genelde diyebilirim.

maria: Hiçbir şey demediğinizin farkında mısınız?
maria: Kahve ya da ekmek bıçağı filan gibi bir şey alır mıydınız?

maria: Neye sinirleneceğim belli olmaz diyorsunuz her şeye sinirleniyorsunuz.
maria: İleri geri sallanıp tabak çevireyim isterseniz ama röportaj daha da sıkıcı olabilir.

maria: Tuttuğunuz takım, sevdiğiniz renk ve sayı?
maria: Form verin doldurayım ben isterseniz. Tabii ki galatasaray. Tabii ki kırmızı. Son soru neydi? Takım, renk hah sayı. Üç ve üçün tüm katları. Ayrıca muhtemelen soracaksınız burcum oğlak. Ayriyeten doğuştan vejetaryen sonradan etobur...

maria: Fazla sayı olmadı mı?
maria: Gönlüm geniş.

maria: Peki çok teşekkür ederiz.
maria: Ne biçim sorulardı bunlar be. Şimdi ben hayat felsefemi anlatayım isterseniz...

maria: Teşekkürleeer...
maria: Ayrıca dünya ve insanlık için geliştirdiğim son derece önemli projeler var.

maria: Kayıt cihazımı alabilir miyim?
maria: Hayallerim var, anlatayım mı?

maria: Bi dahakine inşalla baş baaaş...
maria: :(